Filmi izlemeden önce ibdb gibi sitelerdeki yorumları okumuştum ve koyu Beatles hayranlarının dahi Beatles şarkıları böyle çalınır arkadaş demiş çoğu insan. İşin aslı her ne kadar film 33 Beatles şarkısı ile bir aşk hikayesi sloganıyla piyasaya çıksada aslında filmin bize anlattığı çok daha fazlası. Bir aşk hikayesi evet ama 1960′ların Amerika’sında geçen bir aşk hikayesi. Bir Vietnam savaşı sırasında, bir gençlik devrimi sırasında yaşanan bir aşk hikayesi. Böyle söyleyince aslında aşk hikayesi değilde Beatles’tan bahsediyormuşum gibi geliyor size değil mi
Filmin başarısıda burdan geliyor aslında. Öyle güzel göndermeler yapıyor ki bazen takip etmekte zorlanıyorsunuz.
İlk önce filmden bahsetmek istiyorum ki müziklerini sona saklıyayım
Filmin başrollerini Jim Sturgess, Joe Anderson ve Evan Rachel Wood paylaşıyor. Yönetmenliğini ise yine çok sıradışı ve başarılı bir film olan Frida’dan tanıdığımız Julie Taymor yapıyor. Müzikal bir hava ile alışık olduğumuz film havası birbirinin içine işliyor filmde. Moulin Rogue sevenler için ikinci bir başucu filmi gibi adeta. Liverpool’dan Amerika’ya gelen fakir bir genç olan Jude, dönemin hippi akımıyla ailesinin varlığını reddeden Max ve onun güzel kardeşi Lucy ile tanışıyor ve şov başlıyor, ta ki siz ne olup bittiğini anlamadan 130 dakika geçene kadar. Ve yeri gelicek tüyleriniz diken diken olucak yeri gelicek gözyaşlarınızı tutamayacaksınız.
Filmin müziklerine gelecek olursak 2007 de çekilen bu filmin soundtrackleri her daim bilgisayarımda hazır bulunur. Filmdeki şarkıların hemen hemen hepsini başrol oyuncuları seslendiriyor. Ki bir çok profesyonel müzisyenin başaramayacağı bir performansla. Bunların yanında filmde aynı zamanda rol alan Bono ve Joe Cocker gibi isimleri (more…)
Grup hakkında kısa bir bilgi verelim öncelikle. Grup 1996 yılında Sakarya’ da kurulmuş sonra topluca Ankara’ ya giden grup elemanları burada ilk demolarını kaydetmiş. Hemen ardından ‘97 de Sakarya’ ya dönüş yapmış ve burada sahne almaya başlamışlar. 1999′da İstanbulda sahne almışlar, 2000′ de yapmaya çabaladıkları albüm sanırım yapımcı kaynaklı albüm niteliği kazanamamış o dönemde ne yazık ki. Grubun dört yıl süren uzun sessizliğinden sonra 9. Roxy müzik günlerinde aldığı ikincilik ile hareketlenme başlamış tekrar. Bu hareketlenmenin etkisiyle 2004′ te albüm çalışmasına tekrar başlayan grup 2005′ te kaydı bitirerek ilk albümleri “Bu Aşkın Izdırabını” yı piyasaya sürüyor. ‘96 dan beri grup elemanlarında birçok değişiklik oluyor. Bana göre en ilginci eski bas gitaristi Ömür Kılıçarslan kendi keşfi olan çağlamayı çalmaya başlıyor yine grup içinde. 2007 yılında vokal ve gitarist arasındaki yol ayrılığı nedeniyle vokal kendi yolunda yürümeye karar veriyor ve sanırım o zamandan beri gruptan ses çıkmıyor.
Şimdi asıl konu albüm yorumum… Öncelikle grubu bu kadar geç -dağılmasından iki sene sonra- keşfetmiş olduğum için üzüldüm. Bana grubu önerene çok şey borçluyum bu bağlamda. Alaturka ile rock tınılarını karıştırma fikrini uygulamış ilk grup değil belki Çamur ama kesinlikle en başarılılarından. Boş şarkı sözleri kullanmamış olduğundan da aynı tarzı yapan benzerlerine fark atıyor. Enstrumanlar tüm şarkılarda dolu dolu geliyor insanın kulağına. Kesinlikle dinlemesi çok zevkli bir albüm. En beğendiğim diye bir ayrım yapamıyorum hepsi ayrı bir tatta.
Son olarak uyandırdığı hissi adeta taklit etmeye çalışarak anlatmayı deniyorum… Hani hafif bir çakır keyiflikle deniz kenarından kız kulesine bakarsınız da arkanızda da olduğunuz yerin işini bilen bir sokak çalgıcısı olur; birden hiç bilmeseniz bile oynamaya başlarsınız… Gözleriniz kapalı…

Grubun 1994 tarihinde piyasaya sürdüğü Dummy albümü belkide hayranları tarafından en çok bilinen ilk albümü. Her nasılsa albümün farkedilip UK Album Chart’ ta 2., Billboard 200′de 79. olması albümün çıkışından sonra 3 yıl alıyor. Film serilerinde ilk filmin en iyisi, yazı dizilerinde ilk yazının hep en etkileyici olması gibi grubun ilk albümü de diğerlerine göre dinleyicide en çok etkiyi bırakanı. En azından kendimin de içinde olduğu küçük bir denek grupta gözlemlediğim sonuç böyle. Albümün bende uyandırdığı his Sartre kitaplarıyla aynı. Özellikle Özgürlük Yolları ile bir arada okunup dinlendiğinde etkisi çok daha derinlere yayılabiliyor. Albümün ilk parçası Mysterons’ ta her sabah aynı güne uyanmanın bıkkınlığı ile o hafif sepya tonu resmin tam ortasında kendinizi bulabiliyorsunuz çoğu zaman. Albümdeki Roads parçasına sıranın gelmesiyle yine buruk bir başkaldırma bir uyanışa giriyor süreç. Son parça Glory Box ise süreci tam anlamıyla noktalayan “Bu kadar düşündüm de noldu boşver gitsin hep aynı şeyler..” dedirten türden. Albümün az önce anlattığım gibi bir akış içinde olması nedeniyle ilk dinleyişte bölünmeden baştan sona bir kadeh şarap ve loş ışıkta dinlenmesini kesinlikle tavsiye ederim. Hikayenin içinde kendinizi göreceksiniz…

Şahsımca Pink Floyd dağıldıktan sonra grup elemanlarınca yapılan en başarılı albümdür. Hatta bir çok Pink Floyd albümünden de daha başarılıdır. Pink Floyd 1978′de albüm çalışmalarına başladığında The Wall ve The Pros and Cons of Hitch Hiking(Otostopun faydaları ve zararları) fikri arasında gidip gelmektedir. O tarihte dünyada olan gelişmeler sonucu daha toplumsal bir arka planı olan The Wall projesi hayata geçirilir. Fakat Roger Waters fikir babası olduğu diğer projeyi hep aklının bir kenarında tutar. Grup 83′te dağıldıktan sonra yaptığı ilk iş stüdyoya girerek bu albümün hazırlıklarına başlamak olur. Waters’ın ilk ve en başarılı olan solo albümü 84′te piyasaya çıkar.
Albüm bir konsept albümüdür. Bir sahneyi bir olayı anlatır. Bütün şarkılar birbirine bağlıdır ve aslında tek bir şarkı olarak düşünebilirsiniz. Tamamiyle anlaşılması ise açıkçası bir hayli zor. En azından benim adıma öyle olmuştu. Albümde rüya gören, bu rüyalardan uyanan, korkan, idrak eden bir adam anlatılıyor. Aslında albümü anlamam için ekşisözlükteki bir entry çok yardımcı olmuştu bana. Hemen alıntılıyorum ve (more…)
Son zamanlarda her gün dinlediğim ama bıkmadığım harika bir albüm buldum şans eseri. Albümün baş mimarı John Zorn. Onun hakkında kısacık bir bilgi verdikten sonra albümden bir parçanın videosunu ve albümü dinleme keyfini size bırakıyorum.
Kendi kuşağının en önemli yenilikçi cazcılarından John Zorn, klasik kompozisyon eğitiminden geçmiş bir sanatçı. Zorn’un caz dünyasında etkilendiği kişiler, bu festivale katılan Anthony Braxton, “Özgür Caz”ın babası Ornette Coleman, Jimmy Giuffre ve Roscoe Mitchell. Bebop’a hakimiyeti ve alto saksofondaki bıçak gibi keskin tekniği, ona daha başlangıçta caz dünyasının saygısını kazandırdı. Kategorilerin sadece şeylerin birbiriyle olan ilintisini kurmak için var olduğunu düşünerek janr sınırlarını gözüpekçe aşan Zorn’un görece ticari başarı kazanması, onun özgür doğaçlamaya sırt çevirmesine yol açmadı. İlk dinleyişte ona alışkın olmayan izleyiciyi şaşırtan Zorn müziği, fikirden fikire atlayan, süratli, gürültülü ve eğlenceli bir müzik. Zorn bugün çağdaş akımları şekillendiren müzisyenlerinden baş saflarında yer almakta. (more…)
Bir kaç ay önce tanışltım bu siteyle.Playing For Change iki manaya geliyor. Birincisi bir şeylerin değişmesi için müzik yapmak, ikincisi ise sokak müzisyenlerini ifade eden bozuk para için çalmak. Dünyanın dört bir yanındaki sokak müzisyenlerinin sesini duyurduğu, ortaklaşa çalışmalar yapmasını sağlayan bir oluşum aslında. Kendi ifadeleriyle evrensel bir dil olan müzikle kendilerini ifade eden müzisyenlerin aralarındaki duvarı yıkmak için bu işi yapıyorlar. Seyyar bir kayıt stüdyosu oluşturarak dünyayı geziyor ve sokak müzisyenlerinin hem görüntülerini hemde çaldıklarını kaydediyorlar. Onların seslerinin bize ulaşmasına aracılık ediyorlar. Bunun yanında çok yaratıcı olduğunu düşündüğüm bir icraatlarıda farklı coğrafyalardaki insanların çaldıklarını farklı farklı kaydedip aranje ederek tek bir grupmuş gibi bir şarkı oluşturuyorlar veya bilindik bir şarkıyı onlara bu şekilde çaldırıyorlar. Ortaya gerçekten evrensel tatta bir şey çıkıyor. Geçtiğimiz günlerde de bir dvd çıkarmışlar. Amerikadaki sokak müzisyenlerini inceleyen bir belgesel. Fatih Akın’ın İstanbul Hatırası tadından bir çalışma olmuş. Ülkemizde olmasa da amazondan sipariş edebilirsiniz.
Web Sitesi:
http://www.playingforchange.com
Youtube Sayfası:
http://www.youtube.com/user/PlayingForChange (more…)

Şili’nin dünya çapında üne sahip en köklü müzik topluluklarından birisi İnti İllimani. Grup isminin iki anlamı var İllimani Dağı’nın güneşi ve Güneşin kondorları. Kondorlar güney amerikaya özgü yırtıcı bir kuş türüdür bu arada.
Şilide Pinochet diktatörlüğü döneminde yasaklandılar ve uzun bir dönem İtalyada kaldılar. İtalyada kaldıkları bu dönem sayesinde o sıcak Akdeniz müziğini kendi müzikleriyle birleştirdiler. Bizim kulağımıza da çok aşina ezgilerle müziklerini zenginleştirdiler. (more…)

Konservatuarlar, müzik hocaları, mp3ler, videolar ya da dersler değil bir müzisyenin beslendikleri. Elbette bunlar bu gün kolaylıkla ulaşabildiğimiz ve bir müzisyen olmak için gerekli olarak gördüğümüz şeyler bu gün. Ama bunlar olmadan da olabilir. Bunlar olmadan da içimizdekileri notalara ritmlere dökebiliriz. Lhasa de Sela ya da herkesin onu çağırdığı gibi kısaca Lhasa çocukluğundan beri tabiri caizse göçebe bir hayat sürmüş, gördükleri, duydukları, yaşadıkları onun müziğini oluşturmasında kendisine yardım etmiş.
1998de La Llorona adıyla bir albüm yayınlamış. Albümün içinde Amerika’nın eski yerlilerinin efsanelerinden günümüze kadar uzanan bir yelpaze karşılıyor bizi. Fado kadar hüzünlü fakat bir o kadarda enerjik ezgiler var albümde. O eşsiz sesiyle eşlik ediyor bu melodilere. Albüm çıkar çıkmaz büyük satış rakamlarına ulaşıyor ve En İyi Evrensel Müzik Sanatçısı ödülü kazanıyor Lhasa. (more…)

Once, 2007′ de gösterime giren bir İrlanda filmi. Kısaca özetlemek gerekirse; yolları, hayatlarını kazandıkları sokaklarda kesişen iki müzisyenin ( Glen Hansard ve Marketa Irglova) öyküsü denilebilir.
Filmin başarısı ise konusuyla gayet paralel bir parçaya, film müziklerine bağlı. Dünya çapında büyük ses getiren albüm, iki Grammy ve bir Oscar’a gözünü dikmişti – ki Oscar adaylığı “Falling slowly” şarkısının benzerleri nedeniyle büyük bir tartışmaya sebep olmuştu. Yönetmen John Carney’ in, adını ancak Once’ ın çıkışıyla bu kadar büyük alanda duyurabilmiş olmasıysa şaşırtıcı… Filmin aynı zamanda senaryosunun da kendisine ait olması, böyle bir yeteneğin ne kadar zamandır su altında beklediği sorusunu akla getiriyor tabi.
Once albümünü filmi izlemeden dinlediğinizde, filmi izlediğinizdeki kadar etki yapmayacağını söylemek gerekir. Mükemmel bir albüm, özellikle Marketa Irglova’ nın sesi insanı her türlü psikolojik halde ağlatabilecek türden. Tabi ki bu da filmin etkileyiciliğini bir kat daha artırıyor. Film hakkındaki en önemli önerim, müzikle uğraşan ya da en azından uğraşma hayali olanların filmi izlerken yanında bir defter, kafasına uyanmış bir arkadaş ve bir kaç mendil bulundurmasıdır. Defteri filmden sonraki cesaret patlamasının etkisiyle müzikte beş yıllık bir kariyer planlaması yaparken kullanabilirsiniz.
Küçük bir not daha: filmin afişinde ikilinin yürüdüğü yolun bir gitar sapı olduğunu farketmek zor olabiliyor. Kesinlikle hoş bir ayrıntı.
“Bir gün gelir herkes kendi yoluna gider. Herşey nasıl başladıysa öyle biter.”
25 Eylül 1970′te Samsun’da dünyaya gelir. Müziğe olan ilgisi küçük yaşlarda başlar. 10 yaşında ilk enstrumanı olan “cura’ya kavuşur. Müzik aletlerine olan ilgisi bağlama ile devam eder. Dinleiği müziklerde elektro gitarın sesine hayran kalır. 1985 yılının başlarında ilk akustik gitarını alır. Hasan Cihat Örter’den gitar dersleri almaya başlar. 17 yaşına geldiğinde müzikle profosyonel olarak uğraşmaya başlar.
Öğrenim hayatını çok sevdiği müziğe göre yönlendirir. Ortaöğrenimini İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde tamamlar. Okul arkadaşı Ercan Saatçi ile yaptıkları “I will cry” isimli demo ile “Hey” dergisinin yarışmasını kazanırlar. Daha sonra Marmara Üniversitesi Müzik Bölümü’ne girer. Çalıştığı grup “Labirent” ile Yıldız Üniversitesi müzik yarışmasında bir birincilik daha elde eder. Anca Üniversiteyi müzik ile ilgili yaptığı çalışmalardan dolayı tamamlayamaz. (more…)